24 Ocak 2009 Cumartesi

varoluşun matematiği

milan kundera'nın “yavaşlık”ını okumuştum geçen sene. kıssadan hissesi şuydu:
"yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır.bir şey hatırlamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır."

bu noktada Milan Kundera varoluşun matematiğinin denklemini kurmuştur. yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. varoluş diyoruz ya, kaderin ta kendisidir bence. kaderdeki olanaklar arasındaki mümkün seçimler doğrultusunda olunan/durulan yerdir. kaderin içinde olanaklar vardır, evet. kişinin bireysel tercihinin ve gücünün geçerli olduğu ilk varoluş halkası olanaklardır. heyecan vericidir bu yüzden; çünkü canlı varlığın eline geçen her olanak,en az olası olanı bile, varlığı tepeden tırnağa değiştirir.

farkındalık denemesi #25427

hayat bir tür kendini tanıma tahtasıysa, ben tutkulu ama tutkuları olmayan bir insanım. bütün sözcükleri bilen bir dilsiz kadar acizim.
ufak bir aydınlanma yaşadım bu fikir aklıma düştüğünde, muzlu pasta yerken sessiz ve endişesiz.

23 Ocak 2009 Cuma

wishingisthemainissue

daraldıkça kendimi blogda buluyorum. pazartesiden farkı olmayan bir cuma yaşıyorum, hatta salı ve cumartesiden de farksız. bi sıkıntı, bi üşengeçlik. sürekli bi "sakinim, iyiyim, umudum yarınlarda" modu. gençliğimi ilerde pişman olcaımdan emin bir şekilde harcıyorum. ve o kadar şanssızım ki sonraki blog sekmesinde hep aile blogları çıkıyor karşıma. çok aptalca ve benim sanatçı(!) ruhumdan uzak da olsa ben bu bloglarda hep benim olmasını istediğim şeyler görüyorum. güzel bir ev, neşeli mutfaklar, harika bir eş, mutlu çocuklar, haftasonu gezileri, doğumgünü partileri, fotoğraflar, şarkılar vs. kıskançlıkla büzüştürüyorum dudaklarımı, ben de böyle bir bloga sahip olmak istiyorum. yani, ne biliyim, mutsuzluk, endişe, bilinmezlik gibi şeyler yerine iyilikten, güzellikten bahsetsem olmaz mıydı? buymuş kaderim. sustum bugüne kadar ama yetti canıma, bardağımdaki suyu taşıran az önce rastladığım şu blog oldu:
http://ryanandlana.blogspot.com

nazar değmesin.

hem dost hem düşman

http://www.twentyonepictures.com/gallery/shoeproject/index.html
ıslıklı fırtınalar sonrası bugün bütün gün yağmur yağdı. karanlık hava, puslu.
pus demişken "puslu kıtalar atlası"nı aldım nihayet, özenle gelecekteki zaman dilimine bıraktığım romanlardandı kendisi; ama bugün inci aral'ın "ölü erkek kuşlar"ını ve hasan ali toptaş'ın "gölgesizler"ini bulamadıktan sonra şansıma bahtıma lanet edip gün bugündür dedim, iyi de ettim.
yaklaşık 2 yıl aradan sonra spora yazıldım bir de. umarım spor yapma azmim yataktan kalkma azmim kadar olmaz, o kadarla kalmaz. yoksa ben diyim pilates, sen de spinning, kendimi buhar odasına kapatmayı düşünüyorum. o kadar çok boş zamanım var ki, iyi gelir diye umuyorum.

22 Ocak 2009 Perşembe

bugün çiçeksiz çiçeğim castanospermum australe ve prenses kekten bahsedecektim. güneşin ne kadar güzel parladığını, yeni aldığım mor göz kaleminin ne kadar yakıştığını, starbucks'ın ice chait tea lattesinin ne kadar muhteşem olduğunu söyliycektim. ama bloguma girince vazgeçtim. bu noktada sadece zuhal olcay'ın yeni albümü aşk'ın halleri diyebilirim. bikaç hafta önce konserinde dinleme fırsatı bulduğum şarkıları gerçekten zuhal olcay şarkıları, biraz bülent ortaçgil kokuyor, biraz gürol ağırbaş.
aşkın en mavi hali, yine akşam ve gitme vakti en sevdiklerim.
bir şişe de kırmızı şarap gerek yanına, soğuk ortaköy sahilinin bir bankına tünemiş üşümek gerek. başını bir omza yaslayıp karşı kıyının ışıklarını izlemek gerek.
ben istanbul'u çok özledim.

21 Ocak 2009 Çarşamba

mektup

Biliyorum yazmakla bitmiyor hiçbir şey, aksine çoğalıyor mu dersin? Yine de yazıyorum. Hiçbir şeyin hiçbir zaman yok olmadığı bir düzende bitimi istemek zor. Asıl olan değişim, bitiş bile sadece bir değişim, değişim yeniden değişebilir bile, o zaman laleler beyaz.

İyi günlerden bahsetmeme gerek yok. Senin de benim kadar özenle sakladığını biliyorum hatıralarımızı. Ve korkmuyorum sevilmemekten, yalnız kalmaktan ya da unutulmaktan.

Bugün bir arkadaşımla konuştum. “çok aşıktınız. Yıkıp geçtiniz o yüzden” dedi. Öyle olmuştu. Aşkın açıklanması çok zor, nedenlere sonuçlara oturtmak çok gereksiz ama yıkıp geçtik biz. Birbirimizi bulup kendimizi kaybettik. Hırsla, coşkuyla, tutkuyla olup bitti herşey. Hiçbir şey duymadık, hiçbir şey görmedik. Ve bir gün dayanamadık. Yazık, birlikte duramadık. Bizi geçmişti aşk, bizi tüketmişti belki. Ama bir şeyden eminim ki; ben, bana zarar verdiğin zaman değil, bana zarar vermek istediğin zaman vazgeçtim. benim de hatalarım oldu, senin dünyada en katlanamadığın şeyi yaptım, seni hayalkırıklığına uğratacak kadar güçsüz gördün beni. Her zaman dediğimiz gibi, güçlünün güçsüzü ezdiği bir düzen bu ve biz bu düzene karşı koymadık. Feridun düzağaç’ın şarkısı var “çok aşık”:

Herşeyi silip atmak yok saymak unutmak var
İntikam çok sinsice aşkın kucağında saklanır, yakar
İçimdeki kötü fısıldar 'Acıt, acıtabildiğin kadar kanar'
Önce fikrin düşer, boğar gecemi sorulara
Hiç mi gelmez içinden huzur
Ne gerek var bu kavgalara
Affetmek aşkın içinde var
Gururun gardını kollar
Gururum delik deşik sana
Ben insan değilmişim
Hiç mutlu edemezmişim seni
Zamansız gidermişim yarım bırakırmışım
Sonları hiç sevmezmişim, asla yetinmezmişim
Ama ben çok
Çok aşığım sana...

Çok aşık olmak diye bir şey yoktur. Aşkın sıfatı yoktur. Bu yüzden istediğimiz şeyleri yaşayamadık. Hep hasretini çektiğimiz o mükemmel ilişkiyi yakalayamadık. Sıfatlar koyduk hislere, sınırlar çizdik birbirimize, her seferinde aşacağımızı bile bile. İkimizin de uyuyamadığı, yiyemediği, şiddete başvurduğu günler ve geceler oldu. Yıktık, yıktıklarımızın yerine başka şeyler kuramadık. Neler yaşadığımızı biz biliyoruz ancak ve bunu kimseye anlatmak zorunda da değiliz. Sabırsızdın, küçük bir çocuk gibi istediğin herşey istediğin zaman olsun istedin. Benim çok başka varoluş sorunlarım vardı. Biz birlikte olamadık.

Mahvolduk.

Ama günler geceleri takip etti, hayat durmadı. Geçmişi kenara atabilmek için geleceğin kapısını aralamak gerekliydi. Ve sen çok iyi becerdin bunu, beni kapının önünde yere uzanmış bırakarak. Uzaktan izler oldum hayatını, bana izlettin isteyerek. Önce tutarsız, sitemkar tavırların, sonra sert çıkışların, gidiş gelişlerin, her şeyin. Üzüldüm, kızdım, şaşırdım, özledim, nefret ettim. Korku ve pişmanlık sardı her yeri. Bir şey yapmadan geçti zamanım. Senin kariyerini, eğlenceni ve inceden dokundurmalarını izledim. Her seferinde acıdı canım, bilmiyorsun ne kadar ağladım.

Bir mektup ya da mailde yazabilirdim bunları. Yazmak benim için her zaman konuşmaktan kolay oldu biliyorsun. Ama zaten nereye ne yazmaya çalışsam dokunuyor sana bir türlü. Beni gör, beni duy ve beni anla.

Artık yapma bunu. Eğer niyetin kendini unutturmamaksa, zaten unutamam. Ama bırak, güzel hatırlamak istiyorum. Olamadığı kadar güzel. Bırak, kandırırım ben kendimi. Hayatına ne kadar güzel devam ettiğini, ne kadar iyi vakit geçirdiğini, ne kadar başarılı olduğunu, eşyalarımı anılarımı nasıl kaldırıp attığını görmeme, okumama izin verme. Bana bu iyiliği yap, biraz hatrım varsa. İsmimizi yan yana güzel hatırlamak için. Mutlu ve huzurlu bir hayatın, boncuk gözlü, beyaz tenli çocukların kırık dökük hayalini kirletmemek için.